FEDAKARLIĞIN KARANLIK TARAFI: Başkalarını Kurtarmaya Çalışırken Sergilediğimiz Gizli Kibir
Herkesi iyileştirmeye, herkesin yarasını sarmaya, hayatındaki her söküğü dikmeye çalışırken
ne kadar ‘iyi’, ne kadar ‘verici’ ve ne kadar fedakâr görünüyoruz, değil mi? Dünyanın yükünü
omuzlarımıza alıp, başkalarının sorumluluklarını koşa koşa üstlenirken içten içe kendimizle
gurur duyuyoruz.
Peki, hiç durup bu aşırı fedakarlığın arkasındaki o gölgeye, o karanlık tarafa bakmaya cesaret
ettik mi? Başkalarını sürekli kurtarmaya çalışmak, aslında çok zarif bir maske takmış gizli bir kibirdir. Çünkü birini kurtarmaya soyunduğunda, hayatın içerisinde bir hiyerarşi yaratıyoruz. İçimizdeki o parmak farkında olmadan karşıya şunu fısıldıyor: ‘Sen yetersizsin, sen bu yükü taşıyamazsın, sen kendi hayatını yönetemezsin… Ama bak ben güçlüyüm, ben yeterliyim, senden daha iyi bilirim ve seni ayağa kaldırabilirim.’
Karşı tarafı ‘muhtaç’ kendimizi de ‘kurtarıcı’ konumuna yerleştirdiğimiz an, fıtrata ve sistemin adaletine müdahale etmeye başlarız. Oysa her ruh, dünyaya kendi tekamülünü yaşamaya, kendi acısıyla pişmeye ve kendi gücünü keşfetmeye geldi. Biz birinin elinden acısını zorla aldığımızda, aslında onun büyüme hakkını, kendi hayatının kahramanı olma şansını elinden çalıyoruz. Daha da derine bakarsak, dışarıdaki o bitmek bilmeyen ‘kurtarma’ mesailerimiz, kendi içimizdeki boşluktan, kendi yaralarımızla yüzleşme korkumuzdan kaçma çabasıdır. Başkasının hayatını düzeltmeye çalışmak, kendi hayatımızın sorumluluğunu almaktan daha kolay daha konforludur. Kurtarma bilinciyle yaptığımız her eylem bizden neleri götürüyor fark etmeyiz. Sonra da kurtarmaya çalıştığımız insanın herhangi bir minnetsiz davranışıyla karşılaşınca da ‘Görüyor musun, saçımı süpürge ettim, karşılığı bu muydu!’ diye ahlanıp vahlanmaya başlarız. Bir söz vardır 'Körün gözü açıldığında ilk bastonunu kırarmış' diye. Bu söz vefasız insanları tanımlamak için kullanır fakat çok da manidardır.
O zaman hiç insanlara yardım etmeyecek miyiz? Yardıma ihtiyacı olduğunu düşündüğümüz kişilere yüz mü çevireceğiz? Diye sorular akla gelebilir. İşte tam bu nokta zihnin en çok bulandığı yer olabilir.
Birine ‘yardım etmekle’ ‘kurtarıcılık’ yapmak arasında çok ince fakat sistemik olarak fark vardır. Birine yardım ederken gizli kibre düşüp düşmediğini anlamak için, eylemi hangi duygu ve konumdan yaptığımızı görmek önemlidir.
Yardım etmekle, kurtarıcılık yapmak arasındaki fark nedir?
Kurtarıcılık yapmak (gizli kibirli alan), karşı tarafı ‘zavallı, aciz, muhtaç, çaresiz, beceriksiz ve eksik’ görür. O sormadan, istemeden ya da hazır olmadan hayatına müdahale eder. Amacı aslında karşı tarafı ayağa kaldırmak değil, onu kendine bağımlı kılarak içindeki ‘ben olmazsam yapamaz, ben çok güçlüyüm’ düşüncesinin getirdiği duyguyu beslemektir. Yani kurtarıcı yükü karşı tarafın sırtından tamamen alır. Sağlıklı yardım ise (asıl insan olma alanı), karşı tarafın ruhuna, gücüne ve tekamülüne saygı duyar. Onu aciz görmez, sadece ‘şu an bir tıkanıklık yaşayan eşit bir eşlikçi’ olarak görür. Onun yerine yürümez, onun yükünü sırtlanmaz, sadece düşmüşse elini uzatır, o ayağa kalktığında elini geri çeker. Yükü onun adına taşımaz, aksine yükü taşıyabilmesi için ona omuz verir. Rol çalmaz.
Peki yardım ederken gizli kibre düşüp düşmediğimizi nasıl anlarız?
- İstenmeden yardım ediyorsak: Karşı taraf bizden net bir talepte bulunmadığı halde ‘Ben onun iyiliğini ondan daha iyi bilirim’ diyerek alanına giriyorsak,
- Ceza kesip hesap soruyorsak: Yardım ettiğimiz kişi bizim dediğimizi yapmadığında ve bize yeterince minnet duymadığında içten içe öfkeleniyor, kırılıyor ve ‘Nankör, onca şey yaptım!’ diyorsak,
- Kendi alanımızdan çalarak yapıyorsak: Kendi ailemizden, kendi sağlığımızdan, kendi sınırlarımızdan verip başkasını ihya etmeye çalışıyorsak (Çünkü bu, ben Yaradan’dan daha merhametliyim, kendimi yok sayıp onu yaşatacağım kibridir.),
Burada niyet yardım değil, o yardımla kendi varlığını ve büyüklüğünü kanıtlamaktır. Kibirde kıyas vardır. Ben ondan iyiyim, ben ondan büyüğüm, benden ondan becerikliyim… Liste uzar gider. Kibre düştüğümüzü kıyas mı yapıyorum diye kendimize sorduğumuzda da görebiliriz.
Kurtarıcılık rolüne girmeden, saf bir rıza ve huzurla nasıl yardım edilir?
Gerçek sevgi ve sağlıklı bir duruş, birini düşerken gördüğümüzde onun yerine yürümek değil, onun da içindeki o ilahi güce güvenmek, sınırını bilmek ve saygı duymaktır.
İstemeyene verilmez, talep edilmeyene müdahale edilmez.
Sağlıklı yardımın formülü sadece eşlik etmektir, üstlenmek değil. Birine yardım ederken niyetimizi şu şekilde edebiliriz: ‘Ben senin içindeki güce, senin kaderine ve senin bu acıyla büyüme yolculuğunu görüyorum ve saygı duyuyorum. Eğer talep edersen, gücüm yettiğince, kendi alanımı ihlal etmeden sana sadece köprü olurum. Ama seni karşı kıyıya taşıyamam, sen kendi ayaklarınla geçeceksin.’ Bu söylemle oluşan duruşta kibir yoktur, teslimiyet vardır. Karşı tarafı aciz görerek değil, onun da içindeki ilahi potansiyele saygı duyarak el uzattığımızda, yaptığımız şey ‘kurtarıcılık’ değil, saf bir insan olma bilincidir.
Şimdi sorma vakti: Ben bugün kimin sorumluluğunu çalarak kendimi var etmeye çalışıyorum? Kimin hayatında Yaradan rolüne bürünüp, kendi haddimi ve alanımı aşıyorum?
Yorulduk. Çünkü sistem, taşımaya kalktığımız fakat taşıyamayacağımız rollerin yükünü er ya da geç sırtımıza bindirir. Kurtarıcı maskesini düşürüp, kendi merkezimize, kendi insan olma halimize dönme zamanı. Ancak o zaman gerçek huzur gerçekleşecek.
Merve Arslan
Aile Danışmanı & Eğitmen

Seans Odası Notu
Psikolojik Danışman M. Furkan Kıroğlu Değerlendiriyor:
Fedakârlık, özgecilik ya da diğer isimle diğerkâmlık kişisel bir çıkar gözetmeden, ödül beklentisi olmadan ve hatta bazen kendi çıkarlarından veya konforundan feda ederek başkalarının iyiliğini gözetme ve onlara yardım etme halidir. Fedakârlık bizim değerlerimizde kabul gören, kültürel söylemlerde hatta övülen bir karakter unsuru olarak karşımıza çıkar. Özellikle 1970-1980 nesli “Biz çektik çocuklarımız çekmesin!” anlayışı ile fedakârlığı ailenin temel unsuru olarak algıladı. Bu da kişileri kendilerinden fazlaca ödün veren bir yapıya dönüştürdü. Kendine vakit ayırmayan, kurtarıcı rolünde varını yoğunu başkalarına adamış insanlar toplumumuzda yer aldı. Bugün fedakârlığı yok saymak, toplumun harcından ayırmak ve hadi bencilce kendi hayatımızı yaşayalım gibi bir mesaj vermek için kaleme almıyoruz bu yazıyı. Ancak kaygı problemleri ve özellikle panik atak sorunu, depresyon, duygu durum bozuklukları gibi birçok psikolojik sorunun arkasında bir özgecilik çıkar. Çalıştığım panik atak problemi olan danışanların büyük çoğunluğu yıllarca kendini ihmal eden, kendi duygularına önem vermeyen, başkalarının hayatı için kendi hayatından vazgeçen bir yaşam hikâyesi ile geliyor karşıma. Çünkü herkese koşan kendini ihmal etmiştir.
Herkese merhem olan kendine yara olmuştur.
Burada zararlı ve patolojik olan yardım davranışlarının aşırı olmasıdır. Birisine yardım ederken siz harcanıyorsanız ve zarar gördüğünüz halde orada kalmaya devam ediyorsanız kendinizi gözden geçirmenizi ve “Acaba burada aşırıya kaçtım mı?” diye sormanızı bekleriz.
Türkiye yıllık gelire oranla insani yardım yapma noktasında birinci sırada olan bir ülke.
Yardım etmek, fedakârlık yapmak tarihimizde, genetik kodlarımızda olan bir haslet. Annemiz, babamız, kardeşimiz veya bir akrabamızdan mutlaka aşırı fedakâr biri çıkar. Ancak istemeden birine yardım etmek onun gelişimini engellemek demektir. Özellikle ebeveynler çok düşerler buraya. Parkta düşen bir çocuğa yaklaşımla belli eder kendini. Performans ödevini annelerin yapmasıyla yakalarız. Kumar bağımlısı 30 yaşındaki oğlunun borçlarını ödemeyle belli eder. Üstelik çocuğu adına iyi ve doğru yaptığını bile sanır o aile. Hâlbuki evladının hastalığını büyütmekten başka bir şeye sebep olmaz. Hülasa fedakârlık bizim kodlarımızda olan ancak aşırıya kaçtığımızda da ciddi sorunlara yol açabilecek bir haslettir. Kendimizi, değerlerimizi ihmal etmeden, başkalarının gelişimine engel olmadan iyilikler yapabilme temennisiyle..
M. Furkan KIROĞLU
Psikolojik Danışman/ Aile Danışmanı



Yorumlar