top of page

GÜÇLÜ GÖRÜNMEKTEN YORULANLARA: ZIRHI İNDİRMEK, KENDİ EVİNE GERİ DÖNMEK

13 Eki
8 dakikada okunur

Biri cezalandıran, diğeri eleştiren ve o odada bedenen var olup ruhsal olarak çoktan yok olan…

Çocukken bu iki kutup arasında büyümenin ne demek olduğunu en ince sızısına kadar biliyorum. Çünkü bazı çocuklar çocukluğunu yaşarken bazı çocuklar ortamı okumayı öğrenir. Ses tonlarından bir şeylerin ters gittiğini anlar. Kapının nasıl kapandığından o gün evde havanın nasıl olduğunu bilir. Birinin yüzüne bakıp “Şimdi konuşsam mı, sussam mı?” diye düşünür. Birinin öfkesini üzerine çekmemek için kendi isteğini geri çeker. Bir şey istemeden önce odanın havasını kontrol eder. Ve zamanla çocuk olmaktan biraz uzaklaşıp, evin duygusal hava durumunu kontrol eden birine dönüşür.

Benim için o evde hayatta kalmanın tek bir kuralı vardı:

Görünmez ya da dokunulmaz olmak.

Görünmezsen sana dokunmazlar. Dokunulmaz olursan canın yansa bile belli etmezsin.

İşte o zaman dışarıya karşı tıkır tıkır çalışan, dağları deviren, eyvallah etmeyen, herkesin işini halleden, en ufak bir sarsıntıda bile ‘Bana bir şey olmaz.’ Diyebilen zırhı kuşanıp yürümeye başlarsın. Ve zamanla insanlar seni gerçekten güçlü görür.

‘Sen halledersin.’ , ‘Sen zaten güçlüsün.’ , ‘Sen her şeyin altından kalkarsın.’ …

İlk başta güzel gelir. Çünkü çocukken alamadığın bir şeyi yetişkin olduğunda almaya başlarsın:

TAKDİR.

Ama kimse sormaz, ‘Sen gerçekten güçlü müsün yoksa güçlü olmaktan başka seçeneğin mi yoktu?’

Kimse o zırhın altındaki omurganın ne kadar ağrıdığını sormaz. Kimse geceleri yastığa başını koyduğunda boğazına düğümlenen o cümleyi duymaz: ‘Beni de görün.’

Belki de en acı tarafı budur. İnsanlar senin güçlü tarafını severken, sen içeride giderek kendi kırılganlığından uzaklaşırsın. Çünkü kırılganlık tehlikeli gelmeye başlamıştır artık. Ağlamak güçsüzlüktür. Yardım istemek yük olmaktır. Bilmiyorum demek yetersizliktir. Canım acıdı demek zayıflıktır. Bunu istemiyorum demek sorun çıkarmaktır. Bana bunu yapma demek karşı tarafı kızdırabilir. Ve sen bir süre sonra kendi ihtiyaçlarını bile yüksek sesle söyleyemezsin. Git gide kısılır o ses.

Önce başkalarının ihtiyacını fark edersin. Sonra onların duygusunu. Sonra onların beklentisini. Sonra onların huzurunu. En son.. eğer sıra kalırsa kendine bakarsın. Fakat bil bakalım ne olur, o sıra hiç sana gelmez. İşte yıllar sonra dönüp o hasarlara baktığında da öfken gün yüzüne çıkar.

“Neden ben bu kadar yoruldum?”

“Neden herkesin yükünü sırtlandım da kendi nefesimden vazgeçtim?”

“Neden hep ben anlayan olmak zorundaydım?”

“Neden kimse beni anlamadı?”

“Neden benim canım yandığında güçlü olmam beklendi?”

“Haksızlık bu!”

Evet. Haklısınız. Öfkelenmekte, kabul edememekte, o geçmişin faturasını kesmekte yüzde yüz haklısınız. O öfke, ruhunuzun “Artık yeter, ben bir zırh değilim, ben insanım.” Diyen en saf isyanı.

O yüzden ben her öfkenin hemen susturulması, affa dönüştürülmesi, “ama onlar da ellerinden geleni yaptı.” Diye açıklanması gerektiğine inanmıyorum. Çünkü bazı şeylerin önce adı konmalı.

Canım yandı.

Yalnız kaldım.

Görülmedim.

Kendimi korumak zorunda kaldım.

Çok erken büyüdüm.

Bunları söyleyebilmek geçmişe takılmak değil ki. Aksine geçmişin üzerimizdeki gücünü azaltmanın başlangıcı. Çünkü yaşadığımız şeyi inkar ettiğimizde ondan özgürleşemiyoruz. Sadece onu içimizde başka bir yere taşıyoruz. Ve sonra hayatımızda hiç beklemediğimiz yerlerde ortaya çıkıyor. Birisi bize sert konuşuyor. İçimizdeki çocuk uyanıyor. Birisi bizi eleştiriyor. Bir anda kendimizi savunmak için saatlerce açıklama yapıyoruz. Birisi bizi görmezden geliyor, içimizde eski bir yalnızlık büyüyor. Birisi bizden bir şey istiyor, hayır diyemiyoruz. Çünkü hayır demenin bedelini geçmişte çok iyi öğrenmişiz. Öğrendik sanmışız. Bir ilişkide karşı taraf uzaklaşıyor, biz hemen yakınlaşmaya çalışıyoruz. Bir işte hata yapıyoruz, kendimizi yerden yere vuruyoruz. Birisi bizi beğenmiyor, sanki bütün değerimiz sorgulanmış gibi hissediyoruz. Karşımızdaki insanı, bugünkü insan olmaktan çıkarıyor ve onun karşısında yıllar önceki o çocuğa dönüşüyoruz.

Bu noktada insanın kendisine kızmasını da anlıyorum. Kolay çünkü kendine kızmak. Ben neden böyleyim, niye bu kadar etkileniyorum, niye bu kadar öfkeleniyorum, niye hayır diyemiyorum… bir sürü soru. Ama asıl sorular bu değildir belki de. Asıl soru:


“Ben ne zaman böyle olmak zorunda kaldım?”


Bugün verdiğimiz tepkiler, geçmişte baya işimize yaramış olabilir. O zaman susmak beni korumuştur. İnsanları memnun etmek beni çatışmadan uzak tutmuştur. Her şeyi kontrol etmek belirsizliğe dayanmamı sağlamıştır. Duygularımı kapatıp görmezden gelmek, beni hayal kırıklığı yaşamaktan alıkoymuştur. Kimseye ihtiyaç duymamak yeniden incinmekten korumuştur. Yani bugün bana zarar veren bazı savunmalar, bir zamanlar beni korumuş olabilir.

Bunu görebilmek ne kadar kıymetli, ne kadar değerli. Çünkü insan kendini suçlamayı bıraktığında değişim için başka alan açılıyor. Büyülü bir şey. ‘Ben bozuğum.’ Demek yerine ‘Ben böyle yaşamayı öğrendim.’ Diyebiliyorsun. Bu noktanın en güzel ve en heyecanlı kısmı ne biliyor musun? Öğrendiğini yeniden öğrenebilir, hatta daha güzeliyle değiştirebilirsin.


Artık ‘Güçlü Durmak’ değil, ‘Kendine Dönmek’ zamanı

Belki hayatımın bu döneminde benden beklenen daha da güçlenmek değildir. Belki biraz yumuşamak. Belki biraz durmak. Biraz kendine dönmek. Gerçek ihtiyaçlarını belirlemek. Önceden giydiğim o zırhın bir işlevi vardı. Beni korudu. Ama bunu artık sonsuza kadar taşımak zorunda değilim. Artık beni korumuyor, bana ağır geliyor. Taşımak imkansız hale geldi. Çocukken güvenlik sağlayan şey, yetişkin olduğunda bir hapishane gibi hissettirebilir. Her şeyi tek başına yapmak mesela…

Bir zamanlar ‘kimseye ihtiyacım yok’ demek güçlü hissettirmiş olabilir. Ama bugün gerçekten kimseye ihtiyaç duymamak mı istiyorsun? Yoksa ihtiyaç duyduğunda hayal kırıklığına uğramaktan mı korkuyorsun?

Bu ikisi aynı şey değil. Bir başkasına yaslanmak zayıflık değil. Sürekli yaslanmak zorunda olmak da güç değil. Aslolan, gerektiğinde destek alabilmek ve gerektiğinde kendi ayaklarının üzerinde durabilmek. Yani zırhı tamamen parçalamak değil belki. Onu artık ne zaman giyeceğine kendin karar verebilmek.

Çünkü herkesten kendini korumak başka, herkese kendini kapatmak başka. Sınır koymak başka, duvar örmek başka. Güçlü olmak başka, hiçbir şeye ihtiyacın yokmuş gibi davranmak başka. Öfkeyi hissetmek başka, öfkeyi direksiyona oturtmak başka. Ağlamak başka, hayatının kontrolünü kaybetmek başka. Yardım istemek başka, kendini çaresiz görmek başka. Bunları birbirinden ayırmaya başladığında insanın içindeki dünya da yavaş yavaş değişiyor.


Zırhı Nasıl İndireceğiz?

Zırhı indirmek öyle büyük kararlarla değil, gün içindeki o küçük refleksleri değiştirmekle başlar:

1.     Sabah uyanınca dövme kendini: Sabah yorgun uyandığında içinden yükselen “Kalk haydi, tembellik edip durma, herkes senden daha çok çalışıyor.” Sesini yakala ve dur. Ona kulak tıkamak yerine kendine, bedenine şunu söyle: “Bugün yorgunum ve bu çok normal.”

2.     Yetişmeyen işlerde hakareti kes: Bir şey yetişmediğinde hemen “Yine beceremedin.” Demeyi bırak. Sadece derin bir nefes al ve “Bugün bu kadarı yetti.” De.

3.     Hayır’ı pratikte dene: Canın istemediği bir teklif geldiğinde, o an boğazına düğümlense bile içindeki o ‘iyi insan’ refleksine direnerek küçük bir “Hayır, bugün yapamam.” Cümlesini kur.

4.     Yardım istemeyi yenilgi sayma: Birinden küçük bir konuda yardım iste, sonra da içinden gelen “Sen ne acizsin, bir işi de kendin halledemiyorsun.” Eleştirisini susturup eli boş geçir. Fark et.

5.     Duyguyu düzeltmeye çalışmayı bırak: Öfkelendiğinde hemen sakinleşmeye, üzüldüğünde neşelenmeye çalışma. Duygunun üstünü kapatmak yerine sadece o hissin yanına otur ve “Şu an öfkeliyim/üzgünüm ve bu kabul edilebilir.” De.

6.     Tepkide sınır koy (En Önemlisi): Seçimlerinin olduğunu fark et. Öfkelenebilirim ama başkasını veya kendimi incitmek zorunda değilim. Kırılabilirim ama bu yüzden kendimi terk etmek zorunda değilim. Korkabilirim ama bütün hayatımı korkunun yönetmesine izin vermek zorunda değilim.

Zırhı indirmek zihnindeki o sürekli müdahale eden hakimi tahttan indirip, kendi hayatının direksiyonuna şefkatli bir yetişkin olarak oturmaktır.


Kendi Evine Geri Dönmek

Bazen ‘kendine dönmek’ çok soyut geliyor değil mi? Nasıl kendime döneceğim, ne demek kendine dönmek, bunun olduğunu nasıl göreceğim?

Benim için kendi evine geri dönmenin somut hallerinden bahsedeceğim şimdi. İlk adım kendine karşı kullandığın dili değiştirmek. Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslamamak. İhtiyacını fark etmek. Ona uygun davranmak. Bedenini dinlemek. Sınırını bilmek. Ne istediğini sormak. İstemediğinde bunu kabul etmek. Kendini yalnızca başarılı olduğunda sevmemek. Bir hata yaptığında sevgini geri çekmemek. Ve belki yıllardır o içinde susturduğun o çocuğa ilk kez gerçekten şunu söylemek: Artık seni korumak için kendimi yok etmek zorunda değilim. Çünkü o çocuk hala içeride bir yerlerde. Ama direksiyonda artık o olmak zorunda değil. Bugünün yetişkini olarak sen oradasın. Onu görebilirsin. Korkusunu duyabilirsin. Öfkesini anlayabilirsin. Ama hayatını onun korkularına göre kurmak zorunda değilsin. Bence iyileşebilmenin adımlarından biri bu. Geçmişi değiştiremezsin, değişmez. Ama geçmişinin bugününü yönetme biçimini değiştirebilirsin. Belki zorlayabilir gibi gelir ama kesinlikle değil. Bir zamanlar ‘güvende kalmak’ için geliştirdiğin bütün o yöntemlere teşekkür edip, artık bazılarını yere bırakabiliyorsun. Çünkü artık o evdeki çocuk değilsin. Artık kapının sesinden evin havasını anlamak zorunda değilsin. Herkesin ruh halini düzenlemek senin görevin değil. Herkesi memnun etmek zorunda değilsin. Birinin öfkesini yatıştırmak senin sorumluluğun değil. Birinin seni yanlış anlaması, kendini saatlerce açıklaman anlamına gelmiyor. Ve birinin seni sevmemesi, senin kendini sevmekten vazgeçmen için bir sebep değil, inan bana.

Hayatın en önemli sorularından bir tanesini soruyorum:

-        Beni nasıl görürler? Sorusu değil,

-        Ben kendimi nasıl görüyorum?

Asıl soru bu. Çünkü yıllarca dışarıdan gelecek bakışa, dışarıdan gelecek bir anlama göre yaşadıysan bir noktada kendi bakışını, kendi anlamını kaybediyorsun.

Kendine geri dönmek, o bakışı yeniden bulmak.


Kabul Edelim, Zırhı İndirmek Korkutucu, Evet.

Romantikleştirmek istemiyorum bu durumu. Zırhı indirmek gerçekten korkutucu. Çünkü zırhın altında ne olduğunu sen de uzun zamandır görmemiş olabilirsin.

Ne kadar yorulduğunu, ne kadar özlediğini kendini, ne kadar kızgın olduğunu, ne kadar sevgiye ihtiyaç duyduğunu, ne kadar görülmek istediğini.

Ve belki yıllardır “Benim hiçbir şeye ihtiyacım yok.” Dediğin yerde aslında içinden çok sessiz bir cümle geçiyordu; Biri de beni taşısa keşke. Biri de yükümü görse.

Bunu kabul etmek de kolay değil ama belki insanın gerçek gücü tam da burada başlıyor. Kendini güçlü göstermekten vazgeçip gerçek haline yaklaşabildiğinde.

Ben bunu bilmiyorum, bunu tek başıma yapamıyorum, bu beni incitti, bunu istemiyorum, buna ihtiyacım var, bugün iyi değilim diyebildiğinde…

Zayıflık cümleleri değil bunlar. Bunlar insan olmanın cümleleri. Yıllarca güçlü görünmeye çalışırken unuttuğumuz şey tam olarak da buydu: BİZ ZIRH DEĞİLİZ.

Biz insanız, kırılabiliriz. Biz insanız, yorulabiliriz. Biz insanız, korkabiliriz. Yanılabiliriz, ağlayabiliriz, yardım isteyebiliriz. Ve bütün bunlara rağmen hala güçlü olabiliriz. Çünkü güç hiç düşmemek değil, düştüğünde kendine düşman olmamak. Kendini yeniden tutabilmek. Kendi evine geri dönebilmek.

Ben bugün kendime baktığımda, artık sadece ne kadar dayanabildiğimi görmek istemiyorum. Ne kadar yaşayabildiğimi de görmek istiyorum. Sadece ne kadar yük taşıdığımı değil, neleri artık yere bırakabildiğimi görmek istiyorum.  Sadece ne kadar güçlü göründüğümü değil, kendimin yanında ne kadar gerçek olabildiğimi.

Yıllardır aradığımız şey daha kalın bir zırh mı sence? Belki de aradığımız şey, kendimize ait bir evdir.

İçeri girdiğimizde sesimizi kısmak zorunda kalmadığımız,

Duygularımızı saklamadığımız,

Kendimizi sürekli kanıtlamadığımız,

Hata yaptığımızda odaya hapsedilmediğimiz ya da kovulmadığımız,

Dinlenirken suçluluk duymadığımız…

En önemlisi de, kapısını içeriden kilitleyip kendi kendimize şunu söyleyebildiğimiz bir ev:

“Buradayım.

Artık seni görüyorum.

Tüm seçimlerine saygı duyuyorum ve yaptığın seçimler ne olursa olsun seni bırakmayacağım.”

Velhasıl, zırhı yere bırakmak güçsüzleşmekten ziyade ilk kez gerçekten kendi tarafında durup bedeninle birlikte ruhunun da hafiflediğini hissetmek.

 

Merve Arslan

Aile Danışmanı & Eğitmen


"Kendi karanlığımızla yüzleşene kadar başkalarının karanlığını asla anlayamayız. Çünkü gerçek aydınlanma, ışıktan hayaller kurmak değil, karanlığı görünür kılmaktır."— Carl Jung
"Kendi karanlığımızla yüzleşene kadar başkalarının karanlığını asla anlayamayız. Çünkü gerçek aydınlanma, ışıktan hayaller kurmak değil, karanlığı görünür kılmaktır."— Carl Jung

Seans Odası Notu


Psikolojik Danışman M. Furkan Kıroğlu Değerlendiriyor:

Günümüzde pek çok insan maske takıyor. Gerçek duygularını gerçek hislerini görmezden geliyor. Çünkü kimi aile, toplum veya kültürde duygular zayıflıkla eşdeğer. Yani mantıksal bakmak zekilik, duyguları görmek ve yaşamak ise daha az kabul görüyor. Bunun kronikleşmiş halinde insanı insan yapan en temel duygulardan uzaklaşmış mekanik insan kalabalıkları görüyoruz. Dikkat ettiniz mi hiç artık eşyalarımızın, evlerimizin, sokaklarımızın rengi kalmadı? Kahverengi, gri, siyah ve beyaz tonlarının hâkim olduğu ofise benzeyen oturma odalarımızda yaşar olduk. Renkli bir insan gördüğümüzde hemen etiketleyip dengesiz yaftasını vurabiliyoruz. Kendinden, duygularından kaçan ve bu durumdan rahatsız olduğu halde böyle yaşamaya devam eden insanlar olduk.

 

      Duyguların saklanması tabii ki çocukluktaki aile yaşantımızdan geliyor. Çocuğun ihtiyacını göremeyen oysaki babasıyla daha fazla nitelikli vakit geçirmek isteyen çocuğa çikolata veya günümüz uyuşturucusu olan ekranı vererek onun gerçek ihtiyacını görmezden geliyoruz. Ağlaması, tahammül sınırı düşük olan ebeveyn için sorun teşkil ediyor. Peki ne yapmalı? İlk olarak yapılması gereken duyguyu bastırmak mı? Onu herhangi bir ödül veya ceza unsuru ile susturmak mı? Bunlar değil tabii ki de. Öncelik çocuğun neye ihtiyacını olduğunu anlamak. Şayet ihtiyaç karşılandığı halde çocuk mızmızlanmaya devam ediyorsa sınır koyabilmek. Çoğu ailede zaten sınır koymakla ilgili bir hassasiyet olmadığını da görebiliyoruz.

 

      Kabul değişimin anahtarıdır. Kendini görmeyen, kendine bakmaya cesaret edemeyen birisi değişmeye yönelik çaba da göstermeyecektir. Bu sebeple duygularımızı fark etmek bizim hayata ve kendimize yönelik biliş sistemimiz hakkında fikir verecektir. Geçmiş aile yaşantısı ve olumsuz deneyimle şekillenen bilişsel haritamız ise bizim hayatımıza yön vermeye, kararlarımızı etkilemeye, partner seçimlerimizi belirlememize etki edecektir. Özgür olmak tam olarak burada başlıyor aslında. Bir davranışı seçerken bizi ne etkiler? Gösterdiğim maske beni tam olarak ne kadar yansıtıyor? Olduğum gibi görünürsem ne gibi sonuçları olur? Biz bizle kalmaktan keyif alıyor muyuz? Bu sorulara verdiğimiz cevaplar kendimizi bilmek adına kıymetli sorulardır. Bu sebeple en güzel ilim kişinin kendini ve haddini bilmesidir diyorum.

 

      Kişinin kendisine bakarken yürüyeceği bu iyileşme yolculuğunda iki şey ona yardımcı olacaktır. İlki güvenli bağ kurduğu koşulsuz kabulle yargılanmadan duygu ve hislerini yaşayabileceği bir kişi, diğeri öz şefkat. Güvenli bağ kurduğumuz kişide kendimizi görebiliriz. Eksiklerimizi, hatalarımızı veya bizde olup göremediğimiz iyi yönlerimizi fark ederiz. Güvenli bağ kurma ister terapi için ister yakın aile ilişkisi olsun son derece kritik öneme sahiptir. İkincisi hata yaptığımızda ortaya çıkan, hayatın sorunlarıyla baş ederken kendimize gösterdiğimiz sıcaklık, sevgi yani öz şefkat. Bunun davranışsal pek çok çıktısı olmakla birlikte en somut şöyle özetliyorum ben: “En yakın ve en çok sevdiğin arkadaşın bu hatayı yapsa ona ne dersin?” Kızar mıyız, suçlar mıyız, yargılar mıyız, tavsiye mi veririz, uzaklaşır mıyız, hakaret mi ederiz veyahut aşağılar mıyız? Öz şefkat bu sorulara vereceğimiz cevapta saklı.

 

Kendisine hoyratça davranan birinin başkasına iyi davranmasını bekleyemezsiniz. Kendisine faydası olmayan birinin de başkasına gerçek manada fayda verdiğini göremezsiniz.  Başkalarının yanında güçlü görünüp kendi içinde savaş veren, kendine şefkatle yaklaşamayan kalplere şifa olabilmesi temennisiyle..

 

M. Furkan KIROĞLU

Psikolojik Danışman &Aile Danışmanı


Yorumlar


Çalışma Saatleri

Salı - Cum: 09.00 - 19.00

Cmt: 09.00 - 16.00

Pzt - Pazar: Kapalı

İletişim:

E-posta: kalemdenfarkindalik@gmail.com
  • Instagram
  • LinkedIn
  • LinkedIn
  • YouTube
  • Spotify

Buradasınız. Sizi dinlemek ve alanınıza eşlik etmek için sabırsızlanıyoruz. Doğru şekilde dönüş yapabilmemiz için iletişim bilgilerinizi bırakır mısınız?

Hangi alanımızda aktif temas kurmak istersiniz?

© 2026, KALEMDEN FARKINDALIK, Aile Danışmanlığı & Psikolojik Farkındalık Platformu. 

bottom of page