Sürekli Eksik Hissedenler: Sahip Oldukların mı Yetersiz, Yoksa İçindeki Boşluk mu Büyük?
Hep bir sonraki…
İnsan neden hep bir sonrakine yetişmeye çalışıyor?
Hayatıma baktığımda hep bir sonraki ne, bir sonrakine yetişmem gerek, e sonra ne olacak diye sora sora geçtiğini fark ediyorum şu sıralar. Çünkü bu, şu, o olursa işte o zaman eksik bir şey kalmayacak diyen yanıma katılıp onu alkışlıyorum ve bitmek bilmeyen, durmaksızın gidilen yola sürüklüyor beni.
Biraz daha para… Biraz daha başarı… Biraz daha huzur… Biraz daha güven… Biraz daha sevgi… Ama hep bir şeyler eksik. Nedense hep o eksik olan parça, bir sonraki durakta beni bekliyormuş gibi. Öyle ZANnetmek…
Şunu alırsam, şuna sahip olursam, şuraya gidersem, şöyle bir ilişkim olursa, şu borç biterse, şu iş yoluna girerse diye diye sanki o zaman rahatlayacağımı düşünüyorum.
Peki o zaman? Rahatlamadım!
Sadece tek yaptığım bir hedef bulmaktı.
Sonra artık nefesimin kesildiğini gördüğüm ve derinden hissettiğim anda durdum, sordum kendime: Gerçekten aradığım şey ne?
Para mı?
Yoksa güvende hissetmek mi?
Başarı mı?
Yoksa değerli olduğumu bilmek mi?
Bir ilişki mi?
Yoksa görülmek istemem mi?
Çünkü ne zaman biraz daha derine insem, aradığım şeyin dışarıdaki nesneler olmadığını görüyorum. Ben aslında bir duygu arıyorum. Ve acı olan ne biliyor musun; ben o duyguyu hep yanlış yerde aramışım.
Yaşadığım farkındalıkla görüyorum ki, insan sahip olduklarına çok çabuk alışıyor. Bir zamanlar hayalini kurduğun hayat, bir süre sonra sıradanlaşmaya başlıyor. Bir zamanlar ‘keşke benim olsa’ dediğin şey, birkaç ay sonra gözünün bile ilişmediği ufak bir parça oluyor ve yeni bir hedefin gölgesinde kalıyor. Bu noktada şundan da bahsetmeden geçemeyeceğim, belki de işte bu yüzden günümüzde ilişkiler harcanıyor. İstediği ilişkinin içinde olduktan bir süre sonra tartışmalar, anlaşılmamalar, aldatmalar… Bu ayrı bir konu tabi, bununla ilgili de başka bir yazıda konuşuruz. Yani diyeceğim o ki, sahip olduklarımız değişiyor fakat içimizdeki eksiklik hissi aynı yerde bekliyor.
Peki ya şunu sorsak kendimize; Ya sorun eksikliğim değilse?
Ya sorun, zihnimin sürekli eksik olana bakmasıysa?
Düşünsene…
Bugüne kadar kaç hayalin gerçekleşti? Kaç kez ‘İşte bu!’ dedin. Ve kaçı seni gerçekten kalıcı olarak doyurdu?
Belki de insanın zihni böyle çalışıyor. Ulaştığını sıradanlaştırıyor. Sahip olduğunu görünmez kılıyor. Ve böylece gözünü hep bir sonrakine çeviriyor.
Bunları yazarken şu an, sessiz bir yerden şunu fark ediyorum; ben hayatı yaşamıyormuşum. Hayatı bekliyormuşum.
Sanki gerçek hayat, bir sonraki hedef gerçekleşince yaşanacakmış gibi…
Oysa hayat hep bugünde olmuş, bugünde, şu anda. Bak, bir dön sağında solunda olana bak. Gözünün gördüğüne, hayatın içindeki çok basit diye tabir edebileceğin şeylere bak. Bak, nefesin. Solunumdan bahsetmiyorum. Nefes alıp vermenden, yaşamandan bahsediyorum. Bir dur, derin bir nefes al ve ver. Sorun eksiklikte değil. Sorun hep yarına yetişmeye çalışmakta.
Ben bu yüzden yoruldum. Yürümekten değil, çalışmaktan değil. Sürekli bir sonrakine varmaya çalışmaktan yoruldum.
Şimdi kendime doyum hissedeceğim bir şey öğretme vakti: ‘Bir sonraki ne?’ diye sormamak. Önce buradan başlayacağız.
Bu sorunun yerine şunu soracağım kendime: ‘Bugün hangi değerimle temas ettim?’
Şefkatle mi yaklaştım?
Dürüst müydüm?
Cesur olabildim mi?
Kalbime sadık kalabildim mi?
Çünkü hedefler bitiyor, istekler değişiyor, koşullar değişiyor. Ama insan değerleriyle yaşadığında, hayat ilk kez bir yere yetişmesi gereken yarış olmaktan çıkıyor. Şu an, bugünden itibaren o boşluğu doldurmaya çalışmıyorum. Onunla oturmayı öğreniyorum. Çünkü biliyorum ki boşluklar benim onları kapatmam için değiller, kendimi hatırlatmak için varlar… Çünkü o koca boşluğu doldurmaya çalışmak demek yerine kocaman bir unsur getirmek demek. Ne kadar eksikse o kadar fazlalık koymak. Kocamanlığım sorgulanır?! Aşık Daimi’ye (İsmail Daimi) ait ‘Kainatta Bir Zerreyim’ şiirinde geçen bir mısra geliyor aklıma; zerre içinde zerreyim, ben kendimi bilmez miyim?...
Benim görevim, kendimi hatırlamak. Doğru bildiğim yanlışlardan arınmak…
İşte bu yüzden hayatın en büyük yanılgısı, mutluluğun, huzurun, tatminkârlığın bir varış noktası olduğuna inanmak.
Oysa huzur, mutluluk, tatminkârlık hiçbir yere varmadan da, yürüdüğün yolda kendinle birlikte olmak, kendi değerlerini yaşamaktır.
Son olarak şunu söylemek istiyorum; sahip olduklarımız eksik, yetersiz değil, sadece zihnimiz insan olmanın o kadim adaptasyon oyununu oynuyor. Bu oyunun kurallarını değiştirmek bizim elimizde.
Merve Arslan
Aile Danışmanı & Eğitmen

Seans Odası Notu
Psikolojik Danışman M. Furkan Kıroğlu Değerlendiriyor:
Bir sonrakine ulaşma isteği insanı insan yapan en temel özellik aslında. Bizim yaradılışımızda mevcut olan doğuştan yüklenmiş bir özellik. Bunu ben ikiye ayırıyorum. Bir tarafı dünyevi arzu ve istekler yani daha çok maddi olanlar. Diğer tarafı ruhu besleyen manevi kaynaklı unsurlar. Maddi olan isteğin gerçekleşmesi mutluluk, manevi ve ruhumuza yönelik olanlar ise huzur getirir diyebiliriz. Mutluluk daha kısa ve anlıkken huzur daha uzun ve kalıcıdır. Maddi olanda tatminlik olduktan bir süre sonra sıradanlaşma olurken manevi ve ruha iyi gelende tekâmül ve ilerleme söz konusudur. Hangi doğu öğretisine bakarsanız bakın insanın gelişiminin devam etmek üzere olduğunu görürsünüz. Çünkü durmak yerinde saymaktır. Bazen durmak icap eder ancak bu nereden devam edeceğimize karar vermek içindir.
Bir sonrakine ulaşmanın maddi tarafında, istek gerçekleştikten bir süre sonra mutluluk grafiğinde düşüş meydana gelir. Bu düşüş olması gereken bir şeydir. Aksi halde her dünyevi isteğin karşılanmasında dopamin(haz) ve serotonin(mutluluk) salınımından çok yüksek ihtimalle beyin ve akıl sağlımızda sorun oluşurdu. Yani mutlu olmak için mutsuz da olmak gerek. Madalyonun diğer tarafı olan ruhu besleyen manevi bir şey (insani yardım, sadaka vermek, ilim öğrenmek vb.) gerçekleştirdiğimizde burada hissedilen huzurdur. Huzur için de ruhumuza iyi gelen şeyleri istikrarlı yapmak gerekir. Mutluluk yazları olan sağanak yağmur gibidir bir anda yağar, ıslatır ve etkisi kısa sürede geçer. Huzur ilkbaharda yavaşça yağan güneşle beraber bitkilere can suyu olan bir yağış gibidir. Birisi kötü birisi iyi gibi bir algı oluşmasın. Nasıl ki doğada her ikisi varsa insanın yaşamında da mutluluk ve huzur kavramlarının olmasını isteriz. Burada en çok yapılan hata bu iki kavramı karıştırmak. Huzuru maddi imkânlarda aramak…
İnsan dünyevi olanlarda kendisinden daha aşağıda olana, manevi olanlarda ise kendisinden daha yukarıda olana bakmalı. Kendimize soralım. Bir sonrakini hedeflerken aradığımız nedir? Mutluluk mu huzur mu?
M. Furkan KIROĞLU
Psikolojik Danışman/Aile Danışmanı

Yorumlar