top of page

Kendini Görebildiğin Kadar Seversin: İnsan kendini sevmediği için mi körleşir yoksa göremediği için mi sevemez?

  • 7 Tem
  • 4 dakikada okunur

Bu soruyu cevaplamadan önce aklıma şu geliyor; görme eylemi öncelikle bir farkındalık süreci. Görebilmek önce fark edebilmekle başlıyor. Fark edemediğimiz onca şeyin arasında tabiki en başta kendimiz geliyoruz. Bunu söyleyince birçok ses ‘Hayır, ne münasebet, ben kendimi biliyorum!’ dediğinizi duyar gibiyim. Bunu diyen kişi sayısı bizim toplumumuzda çokça mevcut fakat bu dediğini yaşayan insan sayısının azınlıkta olduğunu düşünüyorum. Eğer ki gerçekten kendini bilseydin, huzursuzluk diye bir kavramı içinde bir yerlere dahil dahil etmezdin. Tamamım demek midir peki hiç huzursuz olmamak?


Tamam olunca mı görürsün kendini? Kendini kabul etmek sanki her halinle tamam olmak, hiç zorlanmamak, hiç çelişki yaşamamak gibi geliyor. O yüzden içimde ne varsa ya değiştirmeye çalıştım ya bastırdım ya da inkar ettim. Öfkemi, kıskançlığımı, yetersizliğimi, değersizlik hissimi… Çünkü ‘iyi biri’ olmanın iyi hisler taşıyan biri olmak demek olduğuna inandım. Ne çetin bir ZAN! İnsan kendinden kaçtıkça daha çok yoruluyor. Yorulduğunun farkında oluyor fakat kendiyle savaştığının farkına varamıyor. Kendinle savaşırsan, kaybedersin!


Eskiden kendimi sevmediğimin farkında bile değildim. Kendimi sevdiğimi düşünüyordum. Kendime bakıyordum, sevdiğim kıyafetleri giyip, sevdiğim yemekleri yiyordum. Sevdiğim insanlarla görüşüp, sevdiğim işleri yapıyordum. Fakat her bir eylemimden sonra hep eksiklik, hep savaş moduna geçme halini anlamlandıramıyordum. Bende bir sorun vardı sanki. Sonra anladım ki benim kendimi sevmeyi öğrenmem gerekiyordu. Kendime güzel sözler söylemeye başladım, güçlü olmaya çalıştım, olumlamalar yaptım. Sonuç ne dersiniz, öğrendim mi? Hayır, hala içimde eksik kalan bir yer vardı.


Sonra bir gün fark ettim…

Ben kendimi sevmiyordum çünkü kendimi tanımıyordum. Tanıdığımı sandığım kişi gerçekten ben değildim. Çünkü yıllarca kendime ait olmayan tanımların içinde yaşamışım. Birçok insanın da benimle aynı düşünceyi taşıdığını biliyorum. Çünkü biz kendimizi, başkalarının gözünden (aile, toplum) oluşturduğumuz bir ‘ayna’ ile tanıyoruz.

-‘Güçlü olmalısın.’

-‘Üzülme.’

-‘Öfkelenme.’

-‘Kendini son sıraya koy, kimseyi kırma.’

Bunlar ZAN’larım. Zan olmasalardı, öfkelendiğimde şaşırmaz, kıskandığımda utanmaz, yetersiz hissettiğimde kendime kızmazdım. Kırıldığım zamanlarda, bunu bile kendime yakıştıramadım. Çünkü sadece iyi yanlarımı sahiplenmiş, diğerlerini kendimden saymamıştım.


Sevgi seçici olduğunda adı sevgi olmuyor. Şart oluyor.

Yani kendimi şartlı sevmişim.


Sadece güçlü olduğumda, sadece hata yapmadığımda, sadece anlayışlı olduğumda, sadece herkes benden memnun olduğunda… Bu anlar yaşanırken sadece kendime yaklaşmaya izin vermişim, adına sevgi demişim. Diğer anlar sırtımı dönmüş, görmemezlikten gelmişim.

Şimdi şu soruyu kendime soruyorum: ‘İnsan kendini sevmediği için mi körleşir yoksa göremediği için mi sevemez?’


İnsan kendini sevmediği için körleşmiyor. Kendini olduğu gibi göremediği için sevemiyor. Kişi kendini sevmemeyi seçiyor çünkü kendi içindeki o gerçekle yüzleşmek can yakıcı oluyor. Çünkü görmek cesaret istiyor. Görmek konfor alanından (yetersizlik, değersizlik…) çıkmak istiyor. Kabul istiyor. Kendindeki öfkeyi, kontrol etme ihtiyacını, onay bekleyen yanını, korkularını, kırılganlığını, yetersizliğini görmek… Eğer kendini sevmezsen bu acıların içinde kalmak sana konfor sunar, fark etmezsin. Yani sevmemek, aslında kendine uyguladığın bir "körleşme cezası." Kendi ışığını görmekten korktuğun için gözlerini kapatırsın.


Ve mesele bütün bunlara rağmen kendinden vazgeçmemek! Asıl sevgi de burada başlıyor. Çünkü görmek sadece güzeli fark etmek değildir. Hoşuna gitmeyen, çirkin dediğin taraflarınla da karşılıklık aynı masada oturabilmektir.

Uzun zamandır kendime en çok sorduğum soru şu:

-        Gerçekten ben kimim? Başkalarının bana anlattığı kişi mi yoksa yalnız kaldığımda hissettiğim kişi mi?

Cevabı hala tamamen bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var, insan kendini tanımaya başladıkça, eski tanıdığı kalıpları bırakırken acele etmiyor. Anlamaya çalışıyor, bir duruyor, bir bakıyor, bir hissediyor. Orayı anlayınca zaten, o yan bağırmayı bırakıyor. Görülen bir yara kendini hatırlatma ihtiyacı hissetmiyor.

Belki de bu yüzden yıllarca kendimle savaştım, kendimi değiştirmeye çalıştım. Yoruldum, güçsüz düştüm. Halbuki ihtiyacım olan şey düzeltmek değil, görülmekmiş. Hem de en çok… Kendi gözlerimde.


Bugün kendime baktığımda hala hoşuma gitmeyen yanlarımı görüyorum. Korkularım var, eksikliklerim var, öfkeleniyorum. Ama artık bunlar olduğunda uzaklara kaçmıyorum. Direnmiyorum. Çünkü anlıyorum ki, insan kendini kusursuz olduğu için sevmez, KENDİNDEN VAZGEÇMEDİĞİ İÇİN SEVER.


Belki de kendini sevmek her sabah aynada ‘Seni seviyorum, harikasın!’ demek değildir.

Belki kendini sevmek;

Öfkelendiğinde kendini terk etmemektir,

Ağladığında kendini zayıf ilan etmemektir,

Hata yaptığında değerini sorgulamamaktır.

Ben şuna inanıyorum artık; insan kendini görebildiği kadar sever. Kendinde gördüğün her "yanlış" veya "eksik" parçayı kucakladığında (ki buna şefkat denir), sevgi kendiliğinden filizlenir. Görebildiğin kadar sevmek aslında sadece ‘kendine olan dürüstlüğündür.’ Sen kendine ne kadar dürüst olursan, o kadar görecek ve gördükçe de kendinden o eşsiz varoluşundan kaçamayacak, vazgeçemeyecek kadar seveceksin.


Önce kendine şunu söyle, ister yaz en sevdiğin köşene, ister kendine ses kaydı yap, ister sesli bir şekilde söyle:

‘Ben kendimi sevmeyi değil, kendimden vazgeçmemeyi öğreniyorum. Kendimden vazgeçmemeyi öğrenmek nasıl bir his olurdu?’

Merve Arslan

Aile danışmanı & Eğitmen

"İnsanın en büyük savaşı kendi içinde verdiği savaştır. Korkularınla, zaaflarınla, geçmişinle yüzleştiğin an büyümeye başlarsın. Cennet, cehennemini tanıyanların ödülüdür." Friedrich Nietzsche
"İnsanın en büyük savaşı kendi içinde verdiği savaştır. Korkularınla, zaaflarınla, geçmişinle yüzleştiğin an büyümeye başlarsın. Cennet, cehennemini tanıyanların ödülüdür." Friedrich Nietzsche

Seans Odası Notu

Psikolojik Danışman M. Furkan Kıroğlu Değerlendiriyor:

Psikoloji dediğimiz şeyin tanımına baktığımızda insan ve hayvan davranışlarını anlama diye bir tanım görürüz. Terapide kişinin yaşadıklarını anlamaya çalışırız. Psikoloji kuramları ile kişiliği anlamaya çalışırız. Tanı kitapları ile hastalıkları anlamaya çalışırız. Sadece psikoloji için değil diğer tüm bilim alanlarında da “anlama” kavramı dikkatimizi çeker. Tüm bu anlamaya dair örneklerin içinde en anlamlı anlama insanın kendisini fark etmesi ve anlamasıdır diyebiliriz. Nefsini bilen Rabbini bilir sözünden, kişinin tekamül sürecinde kendini tanımasının ne kadar kıymetli ve kolaylaştırıcı olduğunu görmüş oluruz.


Kendini anlayan bir insan duygularını yok saymaz. Mesela bir durum karşısında öfkeli hissettiniz diyelim. Kendini anlayan insan öfkeyi anlamaya çalışır, sebebine bakar. Öfke sonrası davranışlarını gözden geçirir. Ancak öfkelendiğinde suçlu hissettirilmiş, bu konuda manipüle edilmiş biriyseniz öfkeden sonra gelen duygu suçluluktur. Öfkeli hissettiğinizden dolayı vicdan azabı duyarsınız. Bu zamanla kişinin kendi duygularına yabancılaşmasına, maske takmasına, olduğu gibi gözükmemesine sebep olur. Bunun nihai noktasını tahmin etmek zor olmayacaktır. Kendini kabul etmeyen, duygularını ihmal eden, başkalarının düşüncelerine aşırı önem veren, dünyada kendi değerini göremeyen bir kişi… Burada sadece öfke örneği verdik. Bunun içine yetersizlik, değersizlik gibi temel inançları da eklediğimizde kişi kendisini anlamak yerine bunları bastırırsa kendini sevmeyen ve kabul etmeyen bir kişilik yapısı ortaya çıkacaktır. Yine şöyle bir örnek verelim. Yoğun değersizlik hissine sahip bir alkoliksiniz. Konuşma yapmak, sosyalleşmek veya bir iş yapabilmek için alkol tüketmek zorundasınız. Çünkü alkol sizin değersizlik hissinizi bastırıyor ve kendinizi daha iyi hissetmenize yol açıyor. Bir nevi ilaç gibi…Bu öyküde kişi asla kendini kabul edemez, değişemez, kendine şefkat duyamaz, sağlıklı doyum veren bir hayat yaşayamaz. Yüksek ihtimalle yıllar geçtikçe alkol tüketimi hayatının vazgeçilmez bir unsuru olur.


Buradan şöyle bir sonuç çıkıyor karşımıza. Hayatta ne yaşarsak yaşayalım, nasıl hissedersek hissedelim bastırmayalım, inkar etmeyelim bunu. Mutlaka odağı kendimize çevirelim. Zorlanıyorsak destek alalım. Kendimizden vazgeçmeyelim. Çünkü sen yoksan bir kişi eksiğiz diyoruz. 

 

M. Furkan KIROĞLU

Psikolojik Danışman/Aile Danışmanı


Yorumlar


Çalışma Saatleri

Salı - Cum: 09.00 - 19.00

Cmt: 09.00 - 16.00

Pzt - Pazar: Kapalı

İletişim:

E-posta: kalemdenfarkindalik@gmail.com
  • Instagram
  • LinkedIn
  • LinkedIn
  • YouTube
  • Spotify

Buradasınız. Sizi dinlemek ve alanınıza eşlik etmek için sabırsızlanıyoruz. Doğru şekilde dönüş yapabilmemiz için iletişim bilgilerinizi bırakır mısınız?

Hangi alanımızda aktif temas kurmak istersiniz?

© 2026, KALEMDEN FARKINDALIK, Aile Danışmanlığı & Psikolojik Farkındalık Platformu. 

bottom of page